Film ekimi günlükleri

İnsanlığın panzerler arkasında sürüklendiği, gazetecilerin sokak ortasında saldırıya uğrayıp, işlerini yapmaya çalışırken kafalarına silahların dayandığı, kentlerin ablukaya alınıp kapı önlerinde infazlar yapıldığı bir dönemde sinema yazmak bazen zül geliyor biraz da. Ama belki de tam da bu nedenlerle mümkün olduğu kadar izlemeye ve yazmaya devam etmek, hayatın rutinini ‘olağanüstü’ hale getirmeye çalışanlara inat olağanlaştırmak için inat etmek gerekiyor. İstanbul’da geçen cuma başlayan film ekimi ‘olağan’ şartlar olsaydı Diyarbakır’a da uğrayacaktı. Ama olmadı. En büyük derdimizin izlediğimiz filmlere dair yapacağımız kavgalar olması dileğiyle bu yılın bazı filmlerine dair kısa notlar paylaşalım.

sonofsaulcannes_e780x420

SOUL’UN OĞLU

László Nemes’in bu ilk uzun metrajının şimdilik yılın en ‘havalı’ filmi olduğu su götürmez. Biraz geçen yılın havalısı ‘Victoria’yı andırıyor. Tabii estetik olarak. “Soul’un Oğlu”ndan çıktıktan sonra aklıma gelen ilk şeylerden birisi “Spielberg’in ne kadar sahtekâr bir yönetmen olduğunu çok net gösteriyor” cümlesiydi. Çünkü Nemes, toplama kampında geçen bir soykırım hikayesi anlatmasına rağmen yaşanan vahşeti ‘doğrudan’ seyircinin gözüne sokmak yerine, onun bir parçası haline getirmeyi çalışıyor izleyicisini. Gaz odaları, fırınlar, infazlar arka fonda belli belirsiz bir şekilde sürüp giderken Soul’un toplama kampında görevli bir mahkûm olarak oradan oraya sürüklenmesini izliyoruz. Film, yakın plan kullanımının en etkili yapımlarından birisi olarak da anılacak hiç kuşku yok ki. Soul’un bunalmışlığının seyirciye geçmemesi imkânsız, bu bakımdan film ilerledikçe seyircinin üzerine binen yük de giderek artıyor ve bir noktadan sonra kaldırılması güç hale gelebiliyor. “Soul’un Oğlu”, toplama kamplarındaki imha sürecinin tıpkı acımasız bir tempo ile çalışılan fabrikalar gibi kurgulandığını ve bir süre sonra bu sürecin parçası olanların yaptıkları işe yabancılaştıklarını net biçimde ortaya koyuyor. Filmin en çarpıcı yönünün bu olduğunu düşünüyorum. Filmin sorunu şu ki, hikayesi bir süre sonra ikna edici olmamaya başlıyor. İzlemeyenler için spoiler vermeyelim ama Soul’un filmin neredeyse dörtte üçü süresince aynı motivasyonla oradan oraya sürüklenip durması bir süre sonra baygınlık veriyor. Bu aşamalarda ekrandaki ‘net’ görüntü değil de, arkadaki ‘flu’ geçişler daha fazla ilgi çekiyor sanki.

IMG_3703.CR2

THE LOBSTER

“Köpek Dişi”nden bu yana yakından takip ettiğimiz Yorgos Lanthimos’un “The Lobster”ı ise ağzımıza bir kaşık bal çaldıktan sonra acı biber dayayan filmlerden çıktı maalesef. Oysa ilk bir saati ne kadar da iyi gidiyordu. Bekâr olmanın yasadışı olduğu bir toplumda, karısı tarafından terk edilen bir adamın rehabilitasyon merkezi olarak kullanılan bir otelde başına gelenler, evlilik, ilişkiler, toplumsal ahlak ve beklentilerin insanlar üzerindeki etkisi gibi temel meseleler üzerine kafa yormamızı sağlıyordu. İnsanların hür iradeleriyle bir ‘eş’ seçme hakları ile bir toplumsal dayatma olarak bu sürecin işlemesi arasındaki çelişki filmin de hem  itici gücünü oluşturuyor hem de komedi yükünü sırtlıyordu. Ama ne hikmetse film ikinci yarısında ‘yalnız’ olmanın da o kadar matah olmadığı gibi bir noktaya savrularak durup dururken başka türlü bir toplumsal baskıyı yeniden üretmeye başladı. Üstelik ilk bölümde çelişkilerden beslenen mizah gücü, ikinci bölümde yönetmenin kendi fikirlerini dayatmaya başlamasıyla giderek kayboldu.

  genclik

GENÇLİK

Paolo Sorrentino’nun “Gençlik”i de temel olarak “The Lobster”ın derdinden mustarip. Yani meselesini finale kadar taşıyamaması. Emekli bir orkestra şefi, son başyapıtını çekmeye çalışan yaşlı bir yönetmen, orkestra şefinin yönetmenin oğlu tarafından terk edilen kızı, rolüne hazırlanmaya çalışan ünlü bir oyuncu, eski bir futbol yıldızı (Maradona) bir tür geçmiş ve gelecek hesapları yapmak üzere İsviçre dağlarında bir otelde bir araya gelirse ne olur? Bu kadar yaratıcı insanın, Sorrentino gibi usta bir kalemin elinden çıkan senaryoyla şekillenen hikayeleri eğlenceli ve üzerine düşünülmesi gereken sorularla dolu olur hiç kuşku yok ki. Ama işte, Sorrentino’da ilk yarıda çelişkileri, hayata dair havada kalan soruları sorduktan sonra hevesle bu sorulara cevaplar vermeye başlıyor. Finalde ulaştığı “kendini iyi hisset” noktası ise bize o duyguyu geçiremiyor ne yazık ki. Belki de şu sıralar başkalarının cevaplarından çok, kendi cevaplarımızı aradığımız içindir. Belki de ihtiyacımız olan şey cevaplar değil de doğru sorulardır. Belki de bu yüzden Sorrentino’nun dünyevi dertleri bizimkiyle pek örtüşmemiştir.

The_Witch_still

THE WITCH

Robert Eggers da László Nemes gibi Filmekimi’nin keşfedilen yönetmenleri listesine girdi şimdiden. “The Witch”, 1630 yılında geçiyor. New England’taki cadı avlarından esinlenilen ve dönemin kaynaklarından da yararlanılarak oluşturulan hikaye, Hristiyan inançlarına sıkı sıkıya bağlı bir ailenin toplum tarafından dışlandıktan sonra yerleştikleri bir orman kıyısında yaşadıklarına odaklanıyor. Birbiri ardına yaşanan ‘garip’ olaylar, kaybolan çocuklar, solan ekinler ailedeki korkuları tetiklemeye başlayınca anne baba da inançları gereği açıklamayı ‘doğaüstü’ güçlerde buluyorlar. Haliyle çocuklar arasında karşılıklı bir ‘cadı’ suçlaması başlıyor. Filmin çok iyi çekilmiş olması, gerilim dozunun ulaştığı çıta bir yana; en güçlü yanı final sahnesine kadar senaryosu. Film, ‘doğaüstü’ olarak önümüze koyduğu her gelişme sonrasında hem karakterlerine hem de seyirciye ‘rasyonel’ açıklamalar yapacak açık kapılar bırakarak ilerliyor. Böylece finale kadar ikili bir seyir izleyen, seyircisini yalnızca doğaüstü gelişmelerin şehvetine değil aynı zamanda bu olayların rasyonel bir açıklamasının nasıl olabileceğine dair düşünmeye de davet eden film, final sahnesinin şehvetine kapılarak bütün ‘rasyonel’ kapıları kapatıyor ve her şeyi doğaüstüne havale ediyor. Hakkına yemeyelim bu sahne o kadar etkileyici ki yönetmenin tercihini anlayabiliyoruz ama bu tercih, seyircinin filme dair ikili düşünme halini de bir anda sona erdiriyor. Yönetmen, yorumu seyirciye bırakmak yerine kararı kendi vermeyi tercih ediyor.

 mantiksizadam

MANTIKSIZ ADAM

80 yaşına gelmesine rağmen hemen her yıla bir film sığdırmayı başaran Wood Allen’ın bu kadar çok film arasında ‘üst düzeye’ çıkması da nadir görülüyor. 2011 tarihli “Paris’te Gece Yarısı”ndan sonra çektiği üç film vasatı geçememişti açıkçası ama “Mantıksız Adam” onların bir adım üzerine çıkmayı başarıyor. İki şeyin hakkını vermek gerek. İlki; Allen, hala basit gibi görünen hikayeleri karmaşık hale getirmekte usta. İkincisi de karakterlerinin sahiciliği dünya ile kurduğu ilişkinin güçlü bir şekilde devam ettiğini gösteriyor. Allen için “Aynı şeyleri çekip duruyor” eleştirisi doğru olabilir ama haksız da bir yandan. Bunu birçok yönetmen için söyleyebiliriz pekâlâ. Demek ki adamın bir derdi var. Popüler felsefe profesörü Abe Lucas’ın karakterinin kurulmasına, bugünkü motivasyonunun anlaşılmasına ve geçmişinin seyircinin önüne serilmesine dair Allen’ın usta işe hamlelerine bakınca, Türkiye’de “aydın” temalı filmler çeken yönetmenlerin kısırlığını daha net görebiliyoruz. Bizdekiler ne kadar kısır ve kendinden menkulse, Allen’ın ki de o kadar renkli ve toplumsal ilişkilerle o kadar bağlı. Evet, yeni bir şey yok. Yine erkekler, kadınlar, ilişkiler, suç- ceza ekseninde gelişiyor olaylar ama eğlendiriyor mu evet, hayat üzerine birkaç soru sordurmayı başarıyor mu evet. Ustaya eline sağlık demekten başka bir seçeneğimiz yok bu durumda.

Reklamlar

About Şenay Aydemir

1997 yılından bu yana gazetecilik yapıyor. Evrensel, Referans, Radikal gazetelerinde çalıştı. Altyazı, Milliyet Sanat, Evrensel Kültür başta olmak üzere bir çok dergide yazıları yayımlandı. Bu blog öncelik sinemada olmak üzere, dünya meseleleri üzerine kalem oynatmak amacıyla açılmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: