Ölüme koşan adamlar, hayatı savunan kadınlar

KQnzRUC

George Miller, 1979’da yarattığı efsanesi ‘Mad Max’ ile muhteşem bir geri dönüş yaptı.  Açıkçası bu tür ‘yeniden çevirimler’ türün eski hayranları için çoğunlukla hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Ama bunun istisnaları yok değil, hikayenin gerçek sahibi direksiyona geçtiğinde durum farklı olabiliyor. Örneğin ‘Star Wars’ı 90’ların sonunda yeniden yaratan George Lucas.

Miller da, ilk göz ağrısını kimselere emanet etmek istememiş belli ki. İyi ki de öyle yapmış. Çünkü ‘Mad Max’, kurduğu evren itibariyle genişlemeye fazla çok müsait olmadığı gibi tekrar riskini de fazlasıyla barındırıyordu. Miller, 1979, 1981ve 1985 tarihli ilk üç filmde çökmekte olan bir medeniyet hikayesiyle yola çıkmış ve ‘medeniyet’in tamamen ortadan kalktığı apokaliptik bir evren yaratmayı başarmıştı.

İlk ‘Mad Max’, kendi içinde iyi bir film olmasına rağmen ikinci ve üçüncü filmlerin hikayelerine bir giriş özelliği taşır aslında. Hatta kimi sinema yazarlarına göre, ikinci filmin başına eklenebilecek bir 15 dakika ile bu filme gerek bile kalmayabilirdi. Bu nedenle ‘Mad Max’ hayranlarının asıl favori filmi 1981 tarihli olan ikincisi yani ‘Mad Max: Yol Savaşçısı’dır. Ben de böyle düşünenlerdenim. Bu filmi benzerlerinden farklı kılan şey, kıyametin neden koptuğu ve kurtuluşun nasıl olacağıyla hiç ilgilenmemesiydi. Filmin hemen başında petrol savaşları sonucunda bir kıyamet yaşandığına dair kısa bir bilgi verilir ama film bununla ilgilenmez. Kimse de kurtuluşun peşine düşmez. Temel motivasyon hayatta kalmaktır.

Miller, medeniyetin ortadan kalktığı, insanlığın bütün birikimlerinin anlamını yitirdiği arkaik bir anda, doğamızın nasıl hal alacağına dair antropolojik bir gözlem yapar adeta. İlkel insanın hayatta kalma güdüsünün nasıl olduğuna dair bir laboratuvar kurar bir bakıma. ‘Mad Max’ de bu evrenin içinde kimseye bulaşmadan, kimseyi sevmeden yalnızca ve amaçsızca hayatta kalmaya çalışır.

30 yıl sonra yeniden bir Mad Max filmi çekmeye karar vermek tam da bu açıdan riskli. Çünkü eğer bu bir yeniden çevirim olmayacaksa, ‘Mad Max’in estetik mirasını devralan ama mitolojisini de genişleten bir hikaye bulmanız gerekiyor. Üstelik bunu aradan 30 yıl geçtikten sonra ve dünya bambaşka bir yer olduktan sonra yapmalısınız. Önünde sonunda bütün apokaliptik/distopik eserler asıl olarak bulundukları çağa dair bir şeyler söylerler. İlk serinin 70’lerin ortasındaki büyük petrol krizinin üzerine geliştirilmiş bir hayal olduğunu kim inkâr edebilir?

George Miller, bu noktada bir risk almış. İlk serinin ikinci ve üçüncü filminde ortadan kaldırdığı ‘medeniyeti’ mikro düzeyde yeniden inşa ederek, kendisini tanrı ilan eden Immortan Joe’nun acımasız yönetimine teslim etmiş. (Bu rolü 1979 tarihli filmin de kötü adamı Toecutter’ı canlandıran Hugh Keays-Byrne’a vermesi de anlamlı.) Immortan Joe’nun öldüklerinde bir tür cennete gideceklerine inanan erkeklerden kurulu savaşçı ordusunun ve bu ordunun barbarlığı yücelten pratiğinin bugünkü karşılığını görmek isterseniz Irak ve Suriye’ye bakmanız yeterli aslında! Bu ‘medeniyet’in yöneticileri, askerleri olduğu gibi, ağır koşullarda yaşamak zorunda bırakılmış bir halkı da var.

Miller, bir başka riski daha alıyor. Bu barbarlığın karşısına bir kadının (Imperator Furiosa) liderliğini yaptığı kadınları çıkartıyor. Furiosa’nın her biri Victoria Secret defilesinden fırlamış gibi duran ve ‘üreme’ amaçlı kullanılan kadınları Immortan Joe’nun elinden kurtarması ile başlattığı isyanın, Max’in de katılımı ve desteği ile yükselen ivmesi, yalnızca ‘hayatı yaratan’ değil aynı zamanda silahlarıyla savunan kadınların da katılımıyla daha da anlamlı hale geliyor. (Bunun için bu dünyadan örnek mi arıyorsunuz, Suriye’deki barbarlarla savaşan kadınlara bakın.)

Şurası açık. İlk üç filmde kurulan, neden ve sonuçla ilgilenmeyip durumu anlatmak üzerine inşa edilen Mad Max mitolojisi bu filmle birlikte yepyeni bir boyut kazanıyor. Miller, daha önce ‘kurtuluş’a dair hiçbir şey söylememeyi tercih ederken ya da kahramanların inandığı ama var olduğu bile bilinmeyen hayal ürünü yerleri tarif ederken bu kez umudu dürtmeyi seçiyor. Barbarlığın kol gezdiği, umutsuzluğun hüküm sürdüğü anlarda her şeyi bırakıp var olmayan ülkede mutluluğu arama rüyası görmenin anlamsızlığına vurgu yaparak; kendi topraklarını düzeltmek, ona sahip çıkmak gerektiğini öneriyor. Üstelik bunun için ölüme koşan adamlar yerine, yaşamı savunan kadınları takip etmek gerektiğini söylüyor bizlere.

Bu film, ilk serinin ‘anarşi ve kaos’ korkusunu besleyen muhafazakârlığından da sıyrılıyor bir ölçüde. Düzensizliğin, başıbozukluğun yaratacağını öngördüğü anarşinin korkusunu yaymak yerine; düzen gibi görünen şeyin de her zaman iyi olmadığını söylüyor seyircisine. Kendisini tanrı yerine koyanların, tanrı adına mutluluk vaat edenlerin, onun adına hareket ettiklerini söyleyenlerin; yaşamın gerçek yaratıcıları kadınlar karşısında dağılan gerçekliğini gösteriyor bizlere. (Bugünle bağlantı aramaya gerek yok sanırım).

Yine de bütün bu yukarıda yazılanlar filmin içinde birer detay, küçük ayrıntılar. Seyirciye fısıldanmak istenen bugüne dair gerçekler. ‘Mad Max’ gibi bir seriyi böylesi bir ‘felsefi’ alana hapsetmek tek başına yetersiz ve aslında gereksiz olurdu hiç kuşku yok ki. Önünde sonunda ‘Mad Max’ bir yol hikayesi ve yola dair söyleyecekleri şeyler de olmalı. Filmin aksiyonunun arkasına gizlediği bu alt metinlerin bize hissettirdiği şeyler hoş olabilir tek başına ama bir ‘Mad Max’ filminden beklenenlerin esas olarak bunlar olmadığı gerçeğini değiştirmiyor bu durum.

Filmi asıl etkileyici kılan, kendi estetiğindeki tutarlılık. 30 yıl sonra, bugünün teknolojisi ve seyircisine uygun ama kendi mitolojisine sadık bir görsel dil tutturmayı başarmış olmak filmi daha da izlenilir kılıyor. Her tarafından bilgisayar efektleri fışkıran, neredeyse tamamı yeşil fon önünde çekilmiş filmlerden sonra ‘eski usul’ bir aksiyon filmini görmek, sinemanın bu alana dair duygusunu yeniden hissetmek de azımsanmayacak bir deneyim. Gerçekten onlarca aracın çölün ortasında azgınca birbirini takip ettiğini, oyuncuların (dublörlerin) bir araçtan diğerine bilmem kaç kilometre hızla giderken gerçekten hoplayıp zıpladıklarını anlamak sinema adına keyif verici açıkçası.

Dijital teknolojinin türdeşlerine göre mümkün olduğunca az kullanıldığı, bilgisayar oyunu değil de film karesi izlediğimizi hissettiğimiz bir film var karşımızda. Çünkü aksiyon, bilgisayar zamanıyla değil, gerçek zamanlı işleyen bir hıza sahip. Böylece bu kadar yüksek tempo ve gürültüye rağmen filmden sersemlemiş olarak çıkmamanızı sağlıyor ki, bu devirde az şey değil!

Gelen haberler 70 yaşındaki George Miller’ın anlaşmasının dört filmlik olduğu yönünde. Tabii Mad Max’i canlandıran Tom Hardy’ninki de öyle.

“Peki” diyebilirsiniz, “Bu yazı da Mad Max nerede?” Hayatı savunan kadınlara dikkatli bakın, hemen yanlarında göreceksiniz!

Reklamlar

About Şenay Aydemir

1997 yılından bu yana gazetecilik yapıyor. Evrensel, Referans, Radikal gazetelerinde çalıştı. Altyazı, Milliyet Sanat, Evrensel Kültür başta olmak üzere bir çok dergide yazıları yayımlandı. Bu blog öncelik sinemada olmak üzere, dünya meseleleri üzerine kalem oynatmak amacıyla açılmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: