Archive | Ocak 2015

FOXCATCHER’A BAKIP WHIPLASH’İ GÖRMEK

foxcatcherwhiplash

Sinema eleştirmeni Fırat Yücel, Hayat Tv’de yaptığımız sinema programı On Seansı’na konuk olduğunda o hafta vizyona giren ‘Whiplash’ ile ilgili şöyle bir cümle kurmuştu: “İyi bir film olduğu kesin ama bazı filmlerde şöyle düşünüyorum: Keşke iyi çekmeseymiş.”

Aynı programda Fırat’ın itirazlarından bağımsız olarak benim de filme dair benzer yorumlarım olmuştu. ‘Whiplash’ kusursuza yakın senaryo/oyunculuk/yönetim ayaklarıyla hiç kuşku yok ki yılın en iyi filmlerinden birisi. Ama filmin, dilinin karakterlerin dünyasıyla kurduğu ilişkinin sorunlu olduğunu; o dünyayı anlatırken nasıl bakması gerektiğine dair netlik taşımadığını düşünüyorum. Genç müzik öğrencisi Andrew ile arızalı müzik hocası Terence arasındaki usta/çırak, komutan/er, patron/çalışan ilişkisinin aldığı biçimleri ve şiddetinin yarattığı duyguyu göstermedeki beceri; bütün bunları nasıl yorumlamamız gerektiği konusunda yerini bir tutukluğa bırakıyordu.

Pekâlâ, Andrew ve Terence arasındaki ilişkiyi bir şirket ortamına da taşıyabilirdik. Örneğin: Hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş bir genç, önemli bir şirkette stajyer olarak çalışmaya başlar. Basit bir dava konusunda yaptığı yorum şirketin arızalı CEO’sunun ilgisini çeker ve genci alıp yetiştirmeye karar verir. Bu ikili arasındaki iktidar/erkeklik mücadelesi kolaylıkla ‘Whiplash’in ‘müzik’ ortamından çıkartılıp bir şirket ortamına taşınabilir.

Kaldı ki, genel algının tersine ‘Whiplash’teki sorunlu kişiliğin Terence değil Andrew olduğunu düşünenlerdenim. Yani onun hırslarının, birinci (en iyi değil) olma çabalarının çok fazlaca Amerikan olduğunu; bir filmin böyle olmasında bir sorun olmadığını ama bu ‘Amerikancılığı’ nasıl yorumlaması gerektiği konusunda filmin kafasının fazlasıyla karışık olduğunu ve bu durumla arasına mesafe koymayı başaramadığını düşünüyorum. Hatta bütün bunları ‘müzik’ gibi yaratıcılık ve sanat tutkusu gerektiren bir alan üzerinden anlatarak kendince bir ‘dokunulmazlık’ kazandığını bile söylemeden geçmeyelim.

Peki, bütün bunları neden film vizyona girdikten iki hafta sonra yazıyorum. Çünkü tuhaf bir biçimde ‘Foxcatcher’ı izledikten sonra ‘Whiplash’in yapamadığı şeyler daha da netleşti. ‘Foxcatcher’ ile ‘Whiplash’ birbirlerinden çok ayrı gibi dursalar da birçok ortak noktaları var aslında. Baba figürü, yol gösterici bir himayeci, başarmak ve en iyisi olmak isteyen tipik Amerikan genci, farklı biçimlerde de olsa ‘arızalı’ yol göstericiler vb.

Biraz açalım.

‘Whiplash’, Amerikan günlük hayatının/iş yapma formunun vazgeçilmezi olan acımasız rekabeti, önüne çıkan her engeli aşmak için insan iradesinin yapabileceklerini ve ‘çeşitli ayak oyunları’nı meşru kılarak seriyor gözlerimizin önüne. Bunu yaparken de çok ustaca manevralar gerçekleştirdiği kesin. Öncelikle, yukarıda da bahsedildiği gibi ‘şirket içi rekabet’ formunu sanat alanı içine yerleştirerek bir tür dokunulmazlık sağlıyor. Böylece, rekabet yaratıcılığa, faşizan yöntemler ‘içindeki cevheri çıkartma’ uygulamalarına dönüşüyor. Hal böyle olunca Andrew ile Terence arasındaki ilişkinin ‘hastalıklı’ taraflarını ya görmüyoruz, görsek de bunu ‘yüksek sanat’ dünyasının vazgeçilmez parçalarından birisi olarak kabul etme eğilimine giriyoruz. Aynı şekilde, Andrew’in ‘eksik’ bulduğu gerçek babasının yerine Terence’i koymasını dair düşünmemize fırsat vermeden ikili arasındaki dinamiğin hızında kayboluyoruz. Yetenekleri kuşku götürmez genç yönetmenimiz Damien Chazelle, bütün bu acımasızlık içinde hem karakterlerinin hem de seyircinin memnun olacağı bir ‘kazan-kazan’ noktasına getirip bağlıyor filmini.

‘Whiplash’in izlerken durup düşünmeye izin vermeyen temposu; Terence’yi canlandıran J.K. Simmons’ın müthiş performansıyla birleştiğinde tıpkı Andrew’in filmde olduğu gibi biz de abandone olmuş bir şekilde çıkıyoruz sinemadan ve adrenalin bizi bir süre bırakmıyor. Ama bir süre sonra geri dönüp baktığımızda bu filmin, anlattığı hikayeyi nereye bağladığı, acımasız rekabet ve birinci olma dürtüleriyle arasına ne kadar mesafe koyduğu tam olarak netleşemiyor kafamızda.

Oysa ‘Capote’ ve ‘Moneyball/Kazanma Sanatı’ ile Amerikan toplumuna farklı alanlardan bakan Bennett Miller’in ‘Foxcatcher’ı neyi nasıl anlatacağı konusunda çok net. Amerikan sinemasının çok sevdiği ve acımasızlık, zirveye çıkmak, en iyi olmak gibi rekabetçi ritüeller için biçilmiş kaftan olan spor dünyasına girerek; bütün bunlarla hem ilgilenmiyor hem de önemsizleştirmeyi başarıyor.

Miller’ın Terence ne kadar kendinden menkul ise ‘Foxcatcher’ın ‘arızalı’ karakteri John du Pont’ o kadar gerçek gibi duruyor. Sınıfsal konumunu, arızalarının arkasında yatan nedenleri, eksikliklerini, bu eksiklikleri giderme biçimlerini net bir şekilde görebiliyoruz. O da Terence gibi yetenekli bulduğu bir gence (bu kez güreşçi) yatırım yapıyor. Ama Miller, bu yatırımın maliyetiyle, getirisiyle, zirveye ne kadar çıkıp, aşağı ne kadar indiğiyle ilgilenmiyor fazla. Mark Schultz’un başarılı olup olamayacağı yönetmenin en az ilgilendiği konu bir bakıma. O daha çok bu ikilinin ilişkisinin yarattığı değişimlerin izini sürmek istiyor. Ayrıca, babasız büyüyen Mark ile John du Pont arasındaki ilişkinin sahteliğini göstermekten de imtina etmiyor.

‘Foxcatcher’da güreş sahnelerine o kadar büyük anlamlar da yüklenmiyor. Mark’ın kazandığı mücadelelerden bir zafer duygusu yaratma çabasına girilmediği gibi, kaybettiklerinden sonra da büyük dramalar yaratılmıyor. Kaybettiği an ile değil, kaybetme nedenleriyle ilgilenmemiz isteniyor daha çok. Oysa ‘Whiplash’te Andrew’in baterinin başına geçtiği her performans kendi başına ‘şanlı’ ya da ‘hayal kırıklığı’ dolu anlar olarak tasarlanıyor.

Başarılı bir güreşçinin, kendisini Amerika sanan; Amerika adına kararlar verip hareket edebileceğini düşünen, köklü bir aileye mensup bir sermayedar tarafından nasıl sömürüldüğünü; sömürülürken bir anlamda kişiliksizleştirilmeye çalışıldığını görmemizi sağlanıyor ‘Foxcatcher’da. Oysa diğerindeki iktidar ilişkisinin yıpratıcı olmaktan çok, yaratıcı olduğunu görüyoruz. Bu tutum zaten doğası gereği Andrew’in her performansının bir sınava dönüştüğü ve finalde ise her iki tarafında kazandığı bir süreç ile taçlandırılıyor.

‘Whiplash’, tıpkı Terence’in Andrew’i zorladığı gibi temposunu hiç düşürmeden, şiddetini azaltmadan üstümüze üstümüze geliyor ve seyircisine bir an için bile nefes alma fırsatı vermiyor. Nasıl ki Andrew kendince büyük olduğunu düşündüğü bir şeyin parçası olabilmek için önüne çıkan bütün engellerin her hangi bir etik/ahlak kuralı takmadan devirerek ilerliyorsa, biz de filmi izlerken yaratılan atmosferin büyüsüne kapılarak, durup dinlenmeden, tek nefeste hikayeyi bitirmek; gerekirse tekrar izlemek istiyoruz.

Oysa ‘Foxcatcher’ın karakterleri yaptıkları her hamleden sonra durup dinlenme, kendilerine bir bakmak ihtiyacı hissediyorlar. Bu sırada biz de kısa bir ‘es’verip, neyin neden olduğunu görme fırsatı buluyoruz. ‘Foxcatcher’ın gerilimi tırmandıkça ve temposu arttıkça hissettiğimiz şey heyecandan çok rahatsızlık oluyor.

‘Whiplash’in kamerası azgın rekabetin yarattığı yıkıcılığın sonuçlarını yaşayanları kadraj dışında tutmaya özen göstererek kazanmaya yeminli olanları gösterirken; ‘Foxcatcher’, kazansın ya da kaybetsin sistemin ‘küçük’ oyuncularının onları kullananlar tarafından önünde sonunda ‘piyasa’nın dışına itileceklerini çıkartıp koyuyor masaya!