YILDIZLARARASI: Bu ne pişkinlik!

 

interstellar_poster_0

Christopher Nolan’ın oyuncaklı işleri sevdiğini biliyoruz. ‘Memento’dan bu yana seyirciyi de bu oyuncaklarla yakalamayı başarıyor. Hakkını da yemeyelim öte yandan, tasarladığı oyuncağı öyle güzel bir biçimde bizlere sunuyor ki, onun şatafatı altında hikayenin eksikliklerini görmemiz bile engelleniyor adeta. ‘Başlangıç’ bunun en tipik örneği olarak ele alınabilir. Nolan’ın bilinçaltında katman katman ilerleme cesareti ve bunu yaparken gösterdiği teknik maharet etkileyici bir performans gösterisiydi. Ki, kendisini için sinemanın performans sanatçıları arasında en öne çıkan isimlerden birisi diyebiliriz.

Ne var ki Nolan, siyaseten bir şeyler söylemeye kalktığında içindeki ‘yeni sağ’ doktrini fena halde hortluyor. ‘Kara Şövalye’de çokça Heath Ledger’ın olağanüstü ‘Joker’ performansıyla baskın gibi görünen ‘anarşizm’ duygusunun, ‘Kara Şövalye Yükseliyor’da nasıl yerini ‘barbarlara karşı demokrasi’ gibi kör gözüm parmağına bir söyleme bıraktığını çok taze hatırlıyoruz. Nolan, bu hafta vizyona giren yeni oyuncağı ‘Interstellar/Yıldızlararası’nda ‘Kara Şövalye Yükseliyor’da kabaca kurguladığı ‘ideolojik’ dilin dayanaklarını sunmaya çalışıyor bizlere adeta.

Filmin hikayesini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Bu yazı da temel olarak filmi izlediği varsayılan seyirci için yazılıyor ama izlememiş olanlar için de fazla spoiler içermemesine özen gösterelim. Belirsiz bir tarihte dünya yok oluşun eşiğine gelmiştir. Yiyecek olarak elde sadece mısır kalmıştır. Aklı başında insanların çoğu bir noktada dünyanın ömrünü tamamlayacağını fark etmektedir. Sık aralıklarla tekrarlanan kum fırtınaları hayatı iyice çekilmez hale getirirken, vakti zamanında uzay araştırmalarında bulunan bilim adamımız Cooper ise çiftçilik yapmaktadır. Olaylar gelişir ve kahramanımız kendisini, artık faaliyetlerini ‘yeraltında’ sürdürmek zorunda kalan NASA’nın bir projesinin içinde bulur. NASA yıllardır insanoğlunu kurtarmak için dünya koşullarına sahip bir gezegen aramaktadır. Bunun için ‘onlar’ diye tanımlanan ve kim olduklarını bilmediğimiz ‘dünya dışı’ varlıkların yardım ettiği, başka galaksilere açılan bir kapı yaratıldığı bilgisini alır. Bu keşif yolculuğuna dahil olan bilim adamımız, dünyada kalan insanları kurtarmak ile gittiği yerde yeni bir koloni yaratmak arasında tercihler yapacaktır, ama ‘sevgiyle’.

Nolan’ın işin oyuncaklı taraflarına dair hakkını teslim edelim ilk elden. Kişisel olarak ‘Gravity’yi aştığını düşünmesem de oldukça etkileyici kimi görsel tasarımların; belli ki bir çok bilim insanından alınan verilerle hikayeye ekleştirilmiş unsurların varlığını yadsıyamayız. Bilmem ne gezegenindeki bir saatin dünyada 23 yıla bedel olduğuna dair çarpıcı yan unsurlar, değişik boyutlarda aynı anda var olmaya dair görsel tasarımlar seyircinin ilgisini çekmiyor değil.

Ancak bütün bunlar ‘Yıldızlararası’nı ‘gerici’ ve hatta hamaset dolu bir dilden kurtaramıyor. İnsan soyunun nasıl böyle bir duruma düştüğünün, dünyanın yok oluşunun altında yatan nedenlerin bir kez olsun sorgulanmadığı; bununla ilgili seyirciye tek bir ipucu dahi verilmediği bir film var karşımızda. “Bunu insanoğluna yapan dünyanın kendisi midir, yoksa biz mi kendi kendimize yaptık” gibi sorular sorulmadığı gibi, hikayenin içinde cevap niteliğine bir kırıntı bile bulmak zor. Peki, bu gerekli mi? Evet, Nolan’ın anlattığı hikayenin inandırıcı olması açısından gerekli. Çünkü ‘insanlığı kurtarma’nın bu kadar elzem olduğu, yeni bir dünya kurma çabalarının merkeze oturduğu bir hikayede, o dünyanın nasıl kurulacağına geçmişten çıkartılmış dersler de olması gerekmez mi?

Bütün bunları Nolan biraderlerin (senaryodaki diğer isim kardeşi Jonathan Nolan) hikaye kurmadaki beceriksizliğine verebiliriz. Yine de karakterlerin nasıl bir motivasyonla hareket ettiklerine ikna olmamız gerekmez mi? Bu konuda Cooper bize yardımcı olacaktır. Filmin başlarında Cooper’in bir bilim adamı olarak mısır yetiştiricisi olmaktan duyduğu rahatsızlıklara şahit oluyoruz. Cooper; macera ruhundan, keşifler yapmaktan, korkusuzca bilinmeyenleri keşfetmenin verdiği heyecandan bahsediyor. Bunun insanoğlunun varoluşunun temel unsurlarından birisi olduğuna inanıyor. Zaten, söz konusu görevi kabul etmesinin temel nedeni de bu ‘keşif’ duygusunun yarattığı heyecan.

Filmin paradoksu da tam bu noktada başlıyor. Nolan çok açık ki; bilimsel, teknolojik, kültürel gelişmelerin ‘altın çağı’ burjuva devrimlerinin temel argümanlarına göndermede bulunuyor. ‘Yeni kıta’ olarak bu altın çağın meyvesini en fazla toplayan ülke olarak da Amerika’nın köklerine vurgu yapıyor. Uzayı keşfetmek, atomu en ufak parçasına kadar ayırmak tabii ki insanoğlu için heyecan verici. Ama Nolan’ın filmde hiç değinmediği ‘nasıl oldu da bu hale gelindi’ sorusunun yatını biz verebiliriz belki. Uzayın keşfini ‘düşmanların hayatlarını kontrol etmek’, atomu parçalamayı kentlerin üzerine ölüm salmak noktasına taşıyan ‘keşfedici’ ruhtur büyük ihtimalle, dünyayı Nolan’ın filmde gösterdiği hale getiren şey.

Nolan’ın Cooper karakteri üzerinde bilimsel gelişme ve keşfetme duygusuna vurgu yaparken, burjuva devrimleri çağına bir özlemi ifade ediyor hiç kuşku yok ki. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da “Burjuvazi, ortaçağda gericiliğin öylesine hayranlığını uyandıran kaba kuvvet gösterisinin maskesini indirip, ona nasıl hantalca bir ayı postunun yakıştığını açığa çıkarmıştır. İnsan eyleminin neleri başarabileceğini ilk kanıtlayan burjuvazi olmuştur. Mısır’ın piramitlerinden, Roma’nın su kanallarından ve gotik katedrallerden çok başka harikalar yaratmış, Kavimler Göçünden ve Haçlı Seferlerinden çok başka seferler gerçekleştirmiştir” sözleriyle ifade ettiği o büyük devinimin ruhunu arıyor. Ama bu ruhun artık bu dünya için mümkün olmayacağının farkında değil belli ki.

Aynı kitapta “Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor” şeklinde bir tespit de var. İşte ‘Yıldızlararası’ her yer yağmalandıktan ve tüketildikten, dünyada artık el atacak bir yer kalmadıktan sonra yeni yerler keşfetmek, yeni koloniler kurmak için gerekli olan motivasyonu arıyor kendince.

Nolan’ın ‘buraya nasıl geldik’ sorusundan kaçması filmin temel tezleri açısından anlaşılabilir belki ama gerçekten de yeryüzünü yok etmiş bir medeniyetin ‘sevgi’ ile yepyeni bir dünya kurup orada mutlu mesut yaşayabileceğini hayal etmesi ve buna bizi inandırmaya çalışması en basit tabiriyle pişkince!

Reklamlar

About Şenay Aydemir

1997 yılından bu yana gazetecilik yapıyor. Evrensel, Referans, Radikal gazetelerinde çalıştı. Altyazı, Milliyet Sanat, Evrensel Kültür başta olmak üzere bir çok dergide yazıları yayımlandı. Bu blog öncelik sinemada olmak üzere, dünya meseleleri üzerine kalem oynatmak amacıyla açılmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: