Archive | Ekim 2014

Altın Portakal sansürü: Asıl mesele tam da ‘bunlar…’ diye başlayan üslup

yeryuzu

Altın Portakal yönetiminin Reyan Tuvi’nin “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” isimli belgeselinin TCK’nin bazı maddeleri gerekçe gösterilerek ‘suç unsuru’ taşıdığını ‘tespit’ edip yarışmadan çıkarması sinema sektörü ayağa kaldırmış görünüyor. İlginçtir, festival yöneticileri dışında herkesin açık bir ‘sansür’ olduğu konusunda hem fikir olduğu bu konuda ne yazık ki, benim de üyesi olduğum Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Başkanı Alin Taşçıyan’ın hem dün (1 Ekim) diken.com.tr’de “Filmi korumak istedik” şeklindeki açıklaması hem de SİYAD yönetiminin aynı gün yaptığı ve ne olduğu tam da anlaşılmayan metin tepki çekti.

Her koşul altında sansüre karşı durmasını beklediğimiz bir ismin açık bir biçimde sansürü savuşturmaya çalışması, SİYAD üyelerinden gelen baskı karşısında ‘yarım yamalak’ bir açıklama ile yetinmesi ters tepmiş görünüyor. Aralarında benim de olduğum SİYAD üyelerin büyük bir kısmı ortak bir metinle festival yönetiminin tutumunu protesto ederek filmin ‘koşulsuz’ yarışmaya geri alınmasını talep etti; ardından bu sabah da festivaldeki bazı jüri üyelerinin açıklaması geldi.

Bütün bunlar bir yana Alin Taşçıyan’ın bugünkü (2 Ekim Perşembe) Star gazetesinde yer alan köşesinde kullandığı dil; bence meselenin başka bir boyutuna da dikkat çekmemizi gerektiriyor. Taşçıyan’ın “Arı Kovanına Çomak Sokuyorum” başlıklı yazısında kullandığı ve ‘bunlarrrrr’ diye başlayan o tanıdık üslubu çok çağrıştıran dili; herkesi aynılaştıran üslubu bizim için meseleyi de özetliyor aslında. Taşçıyan, “’Ay Altın Portakal’da sansür varmış, haydi protestoya’ diyenlerle polemiğe girmeye tenezzül edeceğim. Çünkü hemen hepsini tanırım, çoğunluğuyla dostane ilişkilerim vardır. Memleket ahvali nedeniyle hemen örgütlenip toplu hareket etme ve eylem yapma refleksleri çok gelişmiştir. Bunu bilenler tarafından çok kolay ‘gaza getirilebilirler’. Kendi ‘cephe’lerinden birinin bir uyaranıyla önce harekete geçip sonra düşündükleri olur. Farklı düşünen olsa bile bakış açısını saklar, yoksa dışlanır. Bu sefer de öyle oldu” diye yazmış.

Kimdir mesela burada kastedilen insanlar. Dün bütün gün boyunca toplantı üstüne toplantı yapanlar mı? Uzun metrajından belgeseline; kısa filmcilerden jürilere kadar bütün bir sektörün bileşenleri bu bir ‘sansür’dür diye ayağa kalkmışken; bu insanları ‘gaza getirilmiş’ kitleler olarak tanımlamak en hafif tabiriyle üstten bakan, onları küçümseyen bir üslup değilse nedir?

Taşçıyan devam ediyor: “Gazeteci ve belgeselciler çoktandır önlerine gelen her metinde ne yazıyorsa aynen kabullenip körü körüne inanıyor; hiçbir kuşku duymuyor; o metnin nasıl ortaya çıktığını merak etmiyor; iki soru sorup da araştırmıyor. Hatta ilgi çekmek için çarpıtıyorlar… Oysa gerçek özgürleştirir, bilgi özgürleştirir.”

Aynı üslubun burada da devam ettiği gerçeğini bir yana bırakalım. Taşçıyan, gazetecilerin belgeselcilerin her metni imzaladığını belirtirken onların iradelerini görmezden gelmiyor mu? Üstelik belgesel ön jürisinin açıklamasının ardından festivalden beklenen ‘makul’ bir yanıtın bir türlü gelememesini nereye koyuyor? Bunlar kuşku içermiyor mu, festival yönetimine yöneltilen sorular merak içermiyor mu? Bu sorulara tatmin edici bir yanıt verilmemiş olması karşısında insanların tutum takınması neden bir tek Alin Taşçıyan’a göre ‘körü körüne inanmak’ oluyor.
Hadi bunları da bir yana bırakalım. Taşçıyan’ın yazısında çok daha can sıkıcı bir analoji kuruluyor. Taşçıyan sözde polemik yaparak devam ettirdiği yazısında, Altın Portakal’daki sansüre tepki koyanlara cevap verdikten sonra kendisine yönelik ve benim de ‘etik’ ve ‘ahlaki’ bulmadığım eleştirileri sıralıyor. Böylece; sansüre karşı tepkiler ile kendisine yönelik ‘etik dışı’ saldırıları aynılaştırıyor.

Biz bu dili biliyoruz. “Bunlarrr” diye başlayıp herkesi, her şeyi aynı kabın içine koymaya çalışan, kendisi gibi düşünmeyenleri ‘birilerinin oyunuyla gaza getirilmiş’ kitleler olarak gören ‘egemen’ bir dil bu. Belki de asıl sorun, bütün sektör bunun açık bir sansür olduğu konusunda birleşmişken bunu görmezden gelen dilin arkasında yatan şeydir.

Taşçıyan ne yazık ki, kendi durumunu meşrulaştırmak için sansüre karşı çıkanlarla; ona yönelik etik olmayan saldırılarda bulunanları aynı kabın içinde eritme cüretinde bulunuyor. Taşçıyan yazısında bugüne kadar polemiğe girmemesinin gerekçesini şöyle açıklıyor: “ O meydan okuyan eril dilden, o laf sokuşturmanın verdiği etobur tattan hiç hazzetmedim.”

Ne hazin ki, son iki günde kendisinden duyabildiğimiz; eril bir dil ve laf sokuşturmanın verdiği etobur tat!

Reklamlar