Yılmaz Güney’den Nuri Bilge’ye bir ‘yol’ var mı?

yilmaznuri

Yılmaz Güney öleli tam 30 yıl olmuş. Hiç kuşku yok ki, Yılmaz Güney’i ‘popüler’ yapan unsurlar arasında sinema dışında kalanlar da az değil. Aynı zamanda iyi bir edebiyatçı olmasını da listeye ekleyebiliriz. Yılmaz Güney’in bizim hafızalarımızdaki sinema imajını yaratmadan önce halk arasında ‘Çirkin Kral’ olarak nam salması da etkilidir mutlaka bu popülerlik bahsinde. Ve tabii ki politik bir figür olmasının Türkiye solunda, Kürt olmasının Kürt hareketi içinde baş tacı edilmesinde büyük rolü var. Cezaevine girişi ve kaçışı, kendi başına bir film hikâyesi barındırıyor bir yandan da. Hatta 1984 yılının 9 Eylülünde en olgun zamanında, tam da Duvar’ı çekip cezaevinde geçirdiği bütün yıllara ve darbeye karşı olan öfkesini kusmuş, dinginleşmiş ve en olgun eserlerini vereceği bir dönemin arefesine ulaşmışken dünyadan göçüp gitmesi nerden baksan yazık.
Cannes Film Festivali’nde Şerif Gören ile birlikte kotardıkları Yol’un Altın Palmiye’yi almasının ardından verdiği pozun bir benzerini bu yıl Nuri Bilge Ceylan da tekrarlayınca ikili arasında en azından ‘şematik’ bağlantılar da kurulmaya başlandı. Ama Ceylan ile Güney’in Cannes’daki teşriki mesaileri daha eskiye dayanıyor. Ceylan, 2003 yılında Uzak filmiyle festivalde ‘Jüri Büyük Ödülü’nü kazandığında kürsüde şu cümleleri kurmuştu: “Bu ödülü 21 yıl önce burada Altın Palmiye ödülünü alan ve Fransa’da yaşamını yitiren Yılmaz Güney’e ithaf ediyorum.”
Hem kişilik olarak hem de sinema olarak birbirlerinin çok uzağındaymış gibi duran; bambaşka dönemlerin, politik ve estetik kaygıların içinde birbirinden ‘uzak’ filmler çekmiş gibi görünen bu iki isim arasında daha dolaysız, ‘şematik’ olmayan bir bağ kurabilir miyiz peki? Üniversite yıllarımda politik olarak örnek aldığım bir abim “Dikkat et, bir çiçeği kopartırken bir yıldızın canını acıtmış olabilirsin” dedikten sonra. “Bu söz kendi başına şairane olabilir ama doğru bağlantıları kurabilirsen, ikisi arasında bir ilişki olduğu da görebilirsin” demişti.
Bir çiçek ve bir yıldız kadar birbirlerine uzak değiller hiç kuşku yok ki. Ama doğru bir bağlantıyla Yılmaz Güney ile Nuri Bilge Ceylan sineması arasında ilişki kurmaya çalışalım. Her iki yönetmeni de film ürettikleri dönemin, politik, kültürel ve sosyolojik atmosferi ve kişilikleri özelinde düşündüğümüzde bambaşka hikâyeler anlatsalar da benzer temalar/karakterler bulmak mümkün. Örneğin Arkadaş ile Kış Uykusu arasında ya da Bir Zamanlar Anadolu’da ile Yol arasında bir ruhdaşlık yok mu?

Cemil’den Aydın’a: okumuş çocuklar

Adı geçen filmlerin hepsinin okur tarafından izlenmiş olduğu varsayımıyla yola çıkıp, genel hatlarıyla konuyu açmaya çalışayım.
İlk bağlantıyı ele alalım. Arkadaş, Yılmaz Güney’in ‘sol örgütlere yardım’dan cezaevine girdiği ve 1974 affının hemen ertesinde çektiği bir filmdi. Bugün bulunduğumuz yerden baktığımızda zaman zaman ‘didaktik’ bulduğumuz bu film o dönem büyük yankı uyandırmıştı. Çünkü ülkenin hızlı politikleştiği, ‘sınıf’, ‘emek’, ‘devrim’ kavramlarının havada uçuştuğu bir dönemde Arkadaş kendi çağının ürünü olarak, günün dilini kullanmaktan imtina etmiyordu. Arkadaş esas olarak Âzem, Cemil ve Melike’nin ilişkisine odaklanır. Âzem ve Cemil çocukluktan beri arkadaştır. Ama birincisi uzak yerlerde yollar açmayı tercih eden bir emekçiyken, ikincisi burjuva olmuştur. Dünyadan habersiz 18 yaşındaki Melike ise daha kendini bulma çağındadır. Âzem’in Cemil ve Melike’nin bulunduğu yazlık siteye gelmesiyle ‘sınıflar’ arasındaki çelişki de giderek belirginleşir. Âzem, bir yandan Cemil’i ‘düştüğü bataktan, çürümüş dünyasından’ kurtarmak isterken, öte yandan da sitedeki emekçileri bilinçlendirir. Melike ise uzak olduğu Âzem’in dünyasındaki kavramları anlamaya çalışır.
Kış Uykusu ise tiyatroyu bıraktıktan sonra babadan kalma otelini işleten Aydın’ın kardeşi Necla, karısı Nihal ve çevresi ile ilişkilerini inceler. Nuri Bilge’nin hikâye işleyişi daha inceliklidir. Aslında o da dönemin egemen dilini yerleştirir filminin merkezine. Aydın’ın yoksullara karşı tutumunu kiracısı üzerinden anlatır mesela. Genç karısının hayır işlerini küçümser, kız kardeşiyle sonu olmayan ego savaşlarına girer. Aydın için birçok şey onunla başlayıp onunla biter. Kış Uykusu’nda ilişkiler daha geçişlidir. Köy öğretmeniyle, çiftlik sahibi aynı masanın etrafında oturup içki içebilirler. Ceylan sınıfsal refleksleri, tavırları, eziklik ya da kibirleri küçük cümlelerin, durumların içine yerleştirir. Oysa Arkadaş’ta Cemil ile Âzem arasındaki konuşmalarda her şey nettir. Kimin hangi sınıftan olduğu, nereye hizmet ettiği, nasıl bir insan haline geldiği karşılıklı olarak açık bir biçimde ifade edilir. Çünkü dönem öyledir. Çünkü Yılmaz Güney öyledir. Arkadaş’ta el mecbur yazlıkçıların işlerini yapmak zorunda olanların öfkesini ilk elden görürüz. Bu öfke giderek bilince dönüşür. Ama Kış Uykusu’nda Aydın’ın yardımcısı Hidayet, kendi çıkarıyla patronunun çıkarını aynı potada görmektedir. Aradaki mesafeler erimiştir!
Kış Uykusu’nda arkadaşlar birbirlerinin yüzlerine gülerler; kişiliklerine saygı duyuyor, yaptıkları işler için onları teşvik ediyormuş gibi görünürler. Arkadaş’ta ise acımasızdırlar. Söyleyeceklerini net söylerler. Yılmaz Güney, filmin hemen başında gösterdiği silahı sonunda patlatır ve sert bir final yapar. Nuri Bilge Ceylan’ın karakteri ise ne kendisine ne de başkasına doğrultacak cesareti olmadığı için başka bir canlıya yöneltir silahını. Hırsını ondan çıkartır. Sonra hiçbir şey olmamış gibi evin yolunu tutar.
Sonuçta her iki film de memleketin ‘okumuş-yazmış’larına ayna tutar. İlki, döneminin ve yaratıcısının özellikleri gereği karakterlerinde ‘uzlaşmaya’, küçük çıkarlara prim vermez. Çok daha fazla köşelidir. Onları çevreleriyle, kökenleriyle ve sınıflarıyla birlikte değerlendirir. İkincisinde ise karakterler uzlaşıyorlarmış gibi yaparken aslında durmadan iktidar alanlarını inşa etmeye çalışırlar. Çevreleri gösterilirken, kökenleri ve sınıflarına dair verileri satır aralarında buluruz. Ama temelde baktığımızda her iki film de karakterlerine toplum içindeki yerlerinden bakarlar onları o dönemki kültürel ikliminin içinde anlamaya çalışırlar.

Bozkırda ve dağda: erkek halleri

Yol ile Bir Zamanlar Anadolu’da arasındaki ilişkiyi ise ‘erkeklik halleri üzerinden kurabiliriz pekala. İlki zorunlu olarak (cezaevi) bir araya gelmiş erkeklerin, tek başına hayatlarına doğru yaptıkları yolculuğu anlatırken; ikincisi yine zorunlu olarak bir araya gelen erkeklerin devam eden öyküsünü taşır beyaz perdeye. ‘Taşralılık’, ‘doğululuk’ gibi kodları bir yana bırakırsak her iki filmde asıl olarak ‘erkek’ olma hallerine dair gözlemlerde bulunur. Altyazı dergisinin Aralık 2007 tarihli sayısına Yol ile ilgili yazdığım yazıda “Kadınlar hakkında karar veren erkeklerin, haklarında başka erkeklerin kararlar verdiği ve bu kararları uygulattığı bir dünyanın kahramanlarının hikâyesi anlatılır. Korkmaya, arzu duymaya, şefkat ve acıma duygusu göstermeye, bir kadının saçını, bir çocuğun yanağını okşamaya mesafeli durması istenen adamların şiddetli öyküsüdür. ‘Erkek dünyası’nın avantajlarıyla kendilerini var eden, ama aynı dünyanın yasalarıyla hayatları alt üst olan sıradan adamların kaderi hakkında bir filmdir Yol” diye yazmıştım.
Bir Zamanlar Anadolu’da da ise Yol’daki ‘kanun kaçakları’nın aksine, ‘kanun ve nizam’ insanlarının dünyasına gireriz. Bu kez erkek dünyasının birbirine diş geçirmeye, iktidar kurmaya, kuramadığı zaman makamını, saygınlığını ve yetkisini kullanmaya başvurduğu bir ilişkiler yumağı içindeyizdir. Yol’un erkekleri tek başına, kendileri dışında alınan kararların ‘kurbanı’ olurken; diğerinin erkekleri sanki ortak bir amaç için ortak kararlar alıyorlarmış gibi hissetmeye, bir bütünün parçası olmaya çalıştıkça yalnızlaşırlar, kendi dünyalarına dönerler. Tıpkı Arkadaş’ta olduğu gibi Yılmaz Güney burada da yine söyleyeceklerini sert ve trajik bir finalle taçlandırarak aktarır seyircisine. Çünkü hem filmin iklimi serttir hem de memleketin. Ve belki de hikâyeyi yazdığı sırada cezaevinde olduğu, darbe ülkenin üzerinden silindir gibi geçtiği içindir bütün bunlar. Nuri Bilge Ceylan’ın da tutarlılığı devam eder. O yine küçük jestlerle, bir bakışla, bir tartışmanın kazındıkça çıkan yeni anlamlarıyla anlatır erkekler arasındaki bu acımasız savaşı.
‘Türkiye Sinemasında Erkek Dünyası” üst başlıklı bir kitap için fikirlerimi sorsalar ilk aklıma gelecek filmler bu ikisi olur kuşkusuz (Böyle bir kitabın ciltler dolusu olacağından kuşku duymamak gerekir. Oysa aynı başlığı kadınlar için kullansak kaç film bulup çıkartabiliriz?)
Bu yazı bir karşılaştırma ya da analiz değildir. Sadece büyük sinemacıların evrensel konular hakkında birbirinden çok farklıymış gibi görünen ama aslında birçok ortak noktası olan filmler yapabileceğini gösterme çabasıdır. Her yaratıcı son tahlilde kendi çağının bir ürünü olarak üretiyor eserlerini. Çağının kültürel, politik ve sosyolojik ikliminden besleniyor, sözlerini o iklime göre söylüyor. Söylerken seçtiği yöntem bizleri yanıltmasın. Yaratıcının estetik tercihi, karakterin kişilik özellikleri, hangi sözü nasıl söylediği elbette önemli ama büyük yaratıcılar bambaşka biçimlerle de söyleseler ‘evrensel bir’ üst dili yakalamayı da başarıyorlar.

Bu yazı ilk olarak Evrensel Kültür dergisinin Eylül 2014 tarihli sayısında yayımlandı.

Reklamlar

About Şenay Aydemir

1997 yılından bu yana gazetecilik yapıyor. Evrensel, Referans, Radikal gazetelerinde çalıştı. Altyazı, Milliyet Sanat, Evrensel Kültür başta olmak üzere bir çok dergide yazıları yayımlandı. Bu blog öncelik sinemada olmak üzere, dünya meseleleri üzerine kalem oynatmak amacıyla açılmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: