Erken kazananlar…

delidumann

Emrah Serbes’in ‘Erken Kaybedenleri’, benim de dâhil olduğum kuşağın, taşralı olanlarının içinde kaybolup gittiği bir kitaptı. Hani ortaokul arkadaşlarınla koca koca adam olduktan sonra bir rakı masasında buluşup kimya öğretmeni Hülya Hoca’nın bizi nasılda kendimizden aldığını konuşursunuz ya… Ya da mahalle arkadaşını yıllar sonra görünce Fahriye ablanın bütün sokağı havalı havalı geçişişinin yarattığı aurayı çıkartıp koyarsınız yeniden masaya… İşte, ergenliği taşrada geçmiş çocukların yıllar sonra parça parça hatırladıkları, bazen hatırlamadıkları ne varsa hepsini bir araya getirmiş; yalnızca bir hatıra olarak değil, aynı zamanda bir öfkenin parçası olarak çıkartıp koymuştu önümüze.

Öfkeliydik evet. Çünkü şehirlerdeki bütün yaşıtlarımız sevgilileriyle el ele, kol kola, dudak dudağa geziyordu da biz bir şeyleri kaçırıyorduk sanki. Sanki onlar hep yazlıklarda geçen filmlerdeki gibi yaşıyordu da biz ailemizin peşi sıra köye sürükleniyorduk. Evet, öfkeliydik. İstanbul’da Ankara’da ocak ayında vizyona giren ‘Rambo 2’, ancak bir yıl sonra bizim kasabadaki sinemaya uğruyordu çünkü. Evet, öfkeliydik, ‘çıktığımız’ kızlarla ancak pastanede buluşabiliyorduk çünkü.  Öfkeliydik, abilerimiz, ablalarımız, amcalarımız, babalarımız 12 Eylül’ün ağır travmasını atlatamamış, mutsuz mutsuz geziyorlardı ortalıkta çünkü. Öfkeliydik, 1988 Avrupa Şampiyonası’nda, aynı yıl düzenlenen olimpiyatlarda tuttuğumuz Sovyetler Birliği’miz iki yıl sonra darmadağın olmuştu. Oysa biz tam da solcu olmaya karar vermiştik… Babalarımız gibi Cumhuriyet gazetesini logosu görünecek şekilde taşıyorduk sokaklarda. Öfkeliydik çünkü okulda adımız çıkmıştı, ikide bir idareye çağrılıyorduk. “Allah kaldıramayacağı kadar büyük bir taş yaratabilir mi?” diye sormuştum din meselesini tartışırken bir arkadaşıma o da cevap vermek yerine din hocasına yetiştirmişti hemen. Oysa ben sadece sorunun cevabını merak ediyordum!

‘Erken Kaybedenler’ mahallelerin mahalle olduğu; boş arsaların kamusal alan işlevi gördüğü; onu uzaktan sevmenin, sevmelerin en güzeli olduğu; bir bira ve biraz Ferdi Tayfur’la sarhoş olunabildiği zamanların arada derede kalmış ergenlerinin hikâyesiydi biraz da.

Serbes’in yeni romanı ‘Deliduman’, mahalledeki bütün arsalar TOKİ inşaatlarıyla dolduktan sonra kamusal alan olarak elde Facebook ve Twitter’ın kaldığı; Fahriye ablanın fotoğrafına ‘like’, Hülya hocanın twitine ‘fav’ yapılan zamanların ergenlerinin hikâyesi. Televizyonda Sovyetler Birliği’nin takımlarını değil bizzat kendisinin, bir yakınının, bir arkadaşının yer aldığı yarışmalarda taraf tutanların öyküsü. Kendisini ancak bir imajla var edebileceğine inandırılmış, politikayı kasaba belediyesinde ‘halka hizmet’ olarak algılayan, aslında dayısı belediye başkanı olmasa onunla da ilgilenmeyecek olan Çağlar İyice’nin şahsında ‘erken kazananlar’ın öfkeli hikâyesi.

Emrah Serbes, çok iyi bildiği iki şeyi; taşralı ergen hallerini ve bütün Gezi sürecini, gereksiz bir romantizme mehil vermeden ama karikatürize de etmeden koyuyor okurun önüne. Kerameti kendinden menkul öfkeli bir taşralı gencin, Gezi isyanının patlamasıyla uğradığı hayal kırıklığı onu parka kadar götürüyor. Serbes, başından itibaren Gezi’de olan, bütün süreçlerine katılan bir genç yerine olayların tamamen dışında –hatta ilk üç gün karşısında- olan bir karakter çıkartıyor karşımıza: Çekip giden babasına, ölen dedesine, onu terk eden sevgiline, siyaset cambazı dayısına alabildiğine atarlı; kız kardeşi Çiğdem ve can yoldaşı Mikrop Cengiz dışında kimseye kıymet vermeyen Çağlar İyice…

Çağlar İyice’nin küçük bir kıyı kabasından İstanbul’a uzanan yolculuğu romantize edilmeden, öfkesinin derinliklerine inilmesi; o öfkenin ‘Deliduman’ misali annesine, dayısına, babasına ve çevresine yayılan şiddetinin Gezi Parkı’nın içinde soğurulması ama bir türlü dinmek bilmemesi onu daha da ilginç kılıyor bizler için. Gezi sürecinde çokça dillendirilen Ulrike Meinhof’un ‘Üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim” sözüne nazire yaparcasına üstelik.

‘Deli Duman’ı ‘Erken Kaybedenler’den ayıran bir taraf var. Öfkeli ergen kardeşimiz Çağlar İyice, kimseye eyvallahı olmamasına, üzülmektense öfkeli olmayı tercih etmesine rağmen, bambaşka bir dünyanın olabileceğine tanıklık ediyor. Tamam, dans yarım kalmış, öfkesi daha da büyümüş olabilir ama onun ‘erken’den kazandığı bir şeyler de olmalı. ‘Deliduman’, Gezi ile ilgili olsun olmasın, parka gelsin gelmesin bir kuşağın öfkesinin ümide, ümidin üzüntüye, üzüntünün yeniden öfkeye dönüşünün sarsıcı öyküsü olarak edebiyatımızdaki yerini alacak.

Reklamlar

About Şenay Aydemir

1997 yılından bu yana gazetecilik yapıyor. Evrensel, Referans, Radikal gazetelerinde çalıştı. Altyazı, Milliyet Sanat, Evrensel Kültür başta olmak üzere bir çok dergide yazıları yayımlandı. Bu blog öncelik sinemada olmak üzere, dünya meseleleri üzerine kalem oynatmak amacıyla açılmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: