Kış Uykusu ve tatava meselesi

24756972

Bazı kişisel nedenlerden ötürü ‘Kış Uykusu’nu vizyona girmeden önceki basın gösteriminde izleyemedim. Ardından Radikal’de yaşanan hızlı gelişmeler sonrası işten ayrılmak, yeni hayatı düzene koymak derken gösterime girdikten üç hafta sonra filmi görme şansı yakaladım. Bu arada filmi görmediğim için de hakkında çıkan hiçbir yazıyı okumamıştım. Filmle ilgili çoğuna katıldığım, hatta çok iyi bulduğum bir çok yazı okuma fırsatı buldum.

Film üzerine yazılan eleştirilerin büyük bir çoğunluğunda ‘memleket aydını’nın içinde bulunduğu durum, geçmiş ve bugün arasındaki ilişki, ‘aydın’ın toplumun diğer sınıflarıyla olan bağları vb. yorumlar görmek mümkün. Ben bu yorumların büyük bir kısmına katılmakla birlikte, ‘eksik’ de bulduğumu belirtmeliyim. Çünkü yazıların büyük bir kısmında ‘sınıf’ kelimesi kullanılıyor kullanılmasına ama soyut, karakterlerden azade bir biçimde. Sanki ‘aydın’ diye tanımladığımız kategori sınıflardan azadeymiş, hem kendi sınıfıyla hem de alt sınıflarla kurduğu ilişki kendinden menkulmüş gibi algılanıyor. Oysa, tıpkı toplumun diğer fertleri gibi ‘aydın’ da hem kendi hayatını düzenlerken hem de diğer sınıflar ve kültürlerle ilişkiye girerken kendi sınıfsal durumuna ve asıl önemlisi kültürel olarak kendisini hangi sınıfa yakın bulduğuna göre davranıyor. Bu ‘Kış Uykusu’nun esas karakter Aydın için de geçerli.

Kendisi böyle tasarlamamış olsa bile ‘Kış Uykusu’, Nuri Bilge Ceylan’ın hem en politik filmi hem de ilk kez doğrudan bir yorumda bulunduğu, karakterlerle mesafesini kaybedip taraf tuttuğu filmi olmuş. Aydın karakterine dönersek, iki yönlü bir durum söz konusu. İlki: Belki de Tanzimat’tan başlayarak memleket aydınının karakterini belirleyen ‘aydınlanmacı’, kendisini toplumun üzerinde gören, toplumun değişik katmanlarının ancak ‘eğitim, kültür vb.’ uğraşlar sonucu muhasır medeniyetler seviyesine ulaşacağını düşünen geleneksel aydın profilinin ortaya konması. İkincisi ve daha alttan alta hissedileni ise yukarıda tanımlanan aydın profilinin burjuvazi ile halk arasında kalmış ama (çok sevdiğim bir sol jargonla söylersek) ‘son tahlilde’ işler sarpa sarmaya başlayınca tercihini burjuvaziden yana kullanmış, onun korunaklı limanlarına sağınmış olduğu gerçeği. ‘Kış Uykusu’ ile ilgili okuduğum yazıların çoğunda filmin yukarıda andığım ilk yönüyle ilgili bir çok değerli tespit ve yorum yer alıyor.

Fazla derinlemesine girmeden asıl olarak filmin ‘aydın ve burjuva’ arasındaki bağlantısı üzerine bir kaç kelam etmek istiyorum. Kaldı ki, Aydın karakterinin ne kadar memleket aydınını temsil ettiği de tartışma götürür bence. Sonuçta, tiyatro kariyerinde hiç bir zaman büyük işlere imza atmamış, yazarlık serüveni ise bir taşra gazetesinde herkesin bildiği amentüleri tekrar etmekten öteye geçmeyen, ancak babasından kalan miras sayesinde küçük kasabada saygı gören bir adamdan bahsediyoruz. Dolayısıyla meseleyi biraz genişletip ‘aydın’ kavramının dışında ‘memleketin mürekkep yalamışları, okur yazarları, eli kalem tutanları, ağzı laf yapanları’nı da kapsayan bir toplumsal kategoriden bahsedebileceğimizi düşünüyorum.

Meselenin Nuri Bilge Ceylan’ın mükemmel bir şekilde katman katman işlediği ‘insan ruhu’nun derinlikleri, insanının kötücüllüğü, karanlık yanları, bencilliği ve öfkesi gibi durumlar dışında, bütün bunlara varoluşsal bir temel kazandıran ‘sınıf refleksi’nden azade olduğunu düşünemeyiz. Aydın’ın kendisini durmadan eleştiren ama ondan çok da farklı olmayan kız kardeşine karşı duyduğu kinin mülkiyet bağıyla; karısını bir tür ‘kibarlık faşizmi’ ile ezmesinin kültürel ve ekonomik gücünün ona sağladığı kibirle; imamı, öğretmeni aşağılamasının aslında ‘aynı kategoride’ olmalarına rağmen onun gibi davranmadıkları için hakir görmesiyle bir bağı olmalı mutlaka. Aydın’ın hakkında tek bir kötü yorum yapmadığı, en iyi anlaştığı kişinin çiftlik sahibi dostu Suavi olmasını nereye koyacağız peki? Çünkü hem sınıfsal olarak kendisine en yakın hissettiği kişi o hem de Aydın’ı ve yaptıklarını yargılamıyor. İsmail ve oğlu İlyas’ın sınıfsal öfkesine sıkça değinildiği için girmiyorum bile.

Ve hepsinden önemlisi, Aydın’ın etrafından olup bitenden, çevresindeki insanlardan bu kadar nefret etmesine, aslında hiçbirinin onun için anlamı olmadığını düşünmesine ve sürekli yeni şeylerin arayışında olmasına rağmen bir türlü hamle yapamamasına ne demeli? Bütün gemileri yaktıktan, herkesle kavga ettikten sonra yapmak istedikleri için harekete geçip ergen bir kibirle İstanbul’a gitmeye çalışıp yeniden kendisini (ve iktidarını) en güçlü hissettiği yere geri dönmesini nasıl yorumlamalıyız? Özellikle Gezi’den sonra geleneksel ‘devlet’ algısıyla bağları hızla çözülen, burjuva devletin varolma biçimleriyle yüzleşen okumuş yazmış, eli kalem tutan ağzı laf yapan onca aklı başında insanın sanki hiç bir şey olmamış gibi dönüp dolaşıp ‘tatava yapma basgeç’ gibi gerici bir sloganın arkasında kendilerine yeniden meşruiyet alanı buldukları yanılsaması gibi Aydın’ın geri dönüşü de sonuçta.

Aydın, dönem dönem bir ‘aydınlanma’ yaşayan ama iş dönüp dolaşıp biricik varoluş koşulları ve bir türlü organik bağlarını kopartamadıkları ‘kurucu devlet’ ilkelerini tehdit eder noktaya geldiğinde tatavayı kesip evine dönen onbinlerden birisi sadece. Çözmemiz gereken soru şu: İlyas’ın camı parçalayan öfkesini mi, Aydın’ın kendisini herşeyden azade kılmaya çalıştığı odasının konforunu mu özlüyoruz? Birincinin gerçekliği, ikincisinde ancak romantik gelebilir çünkü!

Reklamlar

About Şenay Aydemir

1997 yılından bu yana gazetecilik yapıyor. Evrensel, Referans, Radikal gazetelerinde çalıştı. Altyazı, Milliyet Sanat, Evrensel Kültür başta olmak üzere bir çok dergide yazıları yayımlandı. Bu blog öncelik sinemada olmak üzere, dünya meseleleri üzerine kalem oynatmak amacıyla açılmıştır.

10 responses to “Kış Uykusu ve tatava meselesi”

  1. olcay says :

    okuduğum en iyi ‘kış uykusu’ eleştirilerinden biri. elinize sağlık.

  2. Nuriye Bilici says :

    Şenay Bey, yazılarınıza devam etmenize sevindim. İşten ‘ayrılmak’ tabirinizi de çok nazik buldum. Kış Uykusu hakkında yazdıklarınıza gelince; Türkiye aydınının, toplumun diğer sınıflarıyla ilişkisi meselesini açmanızı, özellikle kuyruğu sıkıştığında ait olduğu sınıfa, yani burjuazinin limanlarına sığınışına değinmenizi sevdim. Ona bakarsanız, burjuvaziden gelmeyen ama kendini aydın sayan pek çok kişi de tercihini içinden çıktığı değil, içinde olmayı istediği burjuvaziden yana kullanmıştır. Ancak, acaba Gezi’yi bu kategoriye dahil etmek için acele etmiş olmuyor muyuz? Ya da belki bağlamı ben yeterince anlayamadım, biraz açabilir misiniz?

  3. ahmetturankoksal says :

    Efendim ben de bir “Kış uykusu” eleştirisi yazmak için kolları sıvadım. Yazarım da, yazmam değil. Sallamam, geri kalmam ya da yarıda bırakmam. Fakat bir makaleden, birkaç bölümlük bir yazıya, oradan kitapçığa geçen “Bir zamanlar Anadolu’da” yazısını bitirmek istiyorum. Kolay bitmiyor.

    Aydın gibi kendimi bir yereler koymayı bırakıp konuya geleyim. Tespitleriniz ve yorumlarınız çok iyi. Hatta geri gelmek, kolaya sığınmak ve sonra babadan kalanlarla burjuva hayata alışmak. Ablanın da mecbur kalışı. Sonuçta hizmetçilerle yaşamak. Rahat rahat. Gidermiş gibi yapıp geri dönmek falan filan. Bunlar tamam da, “tatava” ile ilişkisi hafif kalmış argümanınızın.

    Tatavacı ya da tatava yapılması gerekir diyenlerden değilim. Olmadım. Ancak tatava mantığının buradaki durum ile ilişkisi zayıf. Hala %99′u müslüman bir ülkenin islamiyeti şöyle yaşaması gerek deyip %1′in içinde olduğunu bile bile klişe kullananlar vardır. Onlara böyle bir eleştiri de güzeldir. NBC taş olmuş gediğe oturmuştur. Tamam.

    Ancak geri geliş yani konfordan kopamayış ya da taşın altına elini koyamamanın Gezi’den sonra tatava yapma basageç gericiliği ile ilgisi yok ki.

    Tamam biri çok konformist bir yenilgi sonrası kabulleniş ve kaçış, diğeri de politik bir başka kaçış ama ilişkisi yok. Bu dişçiden korktuğu için dişçiye gitmemekle, çok hoşlanmadığı akrabasına bayramlaşmaya gittiğinde “hayırsız” diye fırçalanmamak için kaçmak gibi alakasız iki şey bence.

    Birleştirmeden yazıyı öyle bıraksaydınız on numara, beş yıldız olurdu. Şimdi kaç numara, kaç yıldız onu tartacak veziyette değilim.

    Yazınız için teşekkürler.

  4. Film Kaplumbağası says :

    Yazınız çok güzel olmuş. Bizim de film hakkında yapmış olduğumuz analizi okursanız bizi çok mutlu etmiş olursunuz..

    http://filmkaplumbagasi.com/2014/06/18/kis-uykusu/

  5. nilgün arıt says :

    NBC’ye tek itirazım, (jenerik guruplamada) sınıfını tanımlayan “aydın” sözcüğünün, özel isim olarak da ‘Aydın’ diye kahramana verilmiş olmasıydı. Genç karısı “Nihal”in Fidan, taze sürgün ya da İnce ve düzgün vücutlu sevgili anlamına gelmesi o kadar gözümüze çakmıyor; ya da kız kardeş Necla’nın kuşak, sülale,nesil anlamında olması az biliniyor… Ama Aydın pek doğrudan olmuş… Ya da sonraki iki ismi o bağlamda düşünmedi; ben abarttım, tez yazmış gibi …

    • Şenay Aydemir says :

      Ben de bilmiyorumdum o anlamları iyi oldu. Aydın ismi bence bilinçli bir tercih. Hedefini ilk baştan açık etmek istiyor. O bakımdan da sembolik bir isim seçmiş diye düşündüm. Biraz klişe evet, ama film boyunca dilalogların çoğu da öyle. Zaten NBC’nin mahareti bu kadar çok ‘sahne’ klişesinden güçlü bir sinena çıkartmış olması.

  6. Yekta Kurtcebe says :

    NBC altyazı dergisi ile yaptığı uzun söyleşide şöyle bir şey demiş:

    “Aydın karakterine bir ‘aydın’ olarak da bakmak istemiyorum aslında. İsmini Aydın koyduğuma da pişman oldum biraz. O zaman ‘o karakter üzerinden aydın meselesine bakıyoruz’a indirgeniyor film. Öyle değil. O bir karakter; hepimiz gibi iyi ve kötü tarafları olan bir insan. Sonuçta aydınlar da bir kalıptan çıkmış, birbirine benzeyen homojen yaratıklar değiller. ”

    kaynak:http://www.altyazi.net/gozecarpanlar/nuri-bilge-ceylanla-kis-uykusu-uzerine/

    Bilinçli bir tercih olmuş ama sonradan ince bir pişmanlık gelmiş Ebru-Nuri çiftine. Haklı bir pişmanlık bu. Çünkü seyirci olsun sinema yazarı olsun meseleyi ister istemez ‘Aydın meselesine indirgedik’. Belki Aydın ve parlak anlamına gelen Ruşen ismi daha doğru bir seçim olabilir ve Nihal-Necla isimleri ile başlayan anlamlı isimler uyumu Ruşen ile tamamlanmış olurdu. NBC ve Ebru Ceylan’ın da belki de bu pişmanlığı duymazdı. Bence bu bereketli topraklar üstünde; isimlerin insanlar üstündeki etkisi batı toplumlarından çok daha fazla…

    biginize sunarım.

  7. ahmetturankoksal says :

    Ben olsam Ayhan derdim.

  8. Aydemir says :

    Hangi sayfaya girsem hesap istiyor

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: